Binlerce insan katledildi, milyonlarca hayat sarsıntıya uğradı, milyarlarca dolarlık iş yeri ve gelir kayboldu. Ulusumuz ve dünya, yüzyılın bu kuşağını tanımlayacak bu inanılmaz felaket karşısında şok geçirdi. Bunlar yeni bir “terörist” neslidir, düşmanlarını neye mal olursa olsun yok etmek üzere dikkatlice ve titizce programlanmış, gözleri dönmüş, hiç bir şekilde utanç, suçluluk duymayan insanlardır. Genellikle yüksek tahsilli, iyi eğitimli, otoriteye körü körüne bağlı, sonuna kadar bir dinsel ya da kültürel ideolojiye adanmış, çağdaş fatalizm olarak
tanımlanacak bir zaman diliminde yaşayan, dünyevi servetlerle pek ilişkili olmayan ve uğruna
kendi canlarını feda edecekleri, daha üst düzeyde bir misyonlarından başka kaybedecek hiç
bir şeyleri olmayan insanlardır. “Yaratıcı kötülüğü”, en berbat ve dünyanın her yerindeki demokratik ülkelerde dehşet saçacak şekliyle, kendi varlıklarında somutlaştırmışlardır. Bir çocuğun saatlerce uğraşarak kurduğu kumdan bir şatoyu, bir zorba, bir anda ezebilir. Bir ressam ya da heykeltıraşın yıllarca emek verdiği bir sanat eserini, bir barbar, bir dakikada tahrip edebilir. Teröristler de bir dakikada, inşası yıllar süren binaları yıkabilir, yaşatılması kuşaklar boyu süren hayatları söndürebilir. “Kötülük”, insan “mükemmelliği”nin sapmış, tersine dönmüş halidir. Kendi içine kapanmış, diğerlerinin, canına ve sahip oldukları maddi ve manevi her türlü değere zarar vermek, incitmek, aşağılamak, yok etmek üzere çalışan bir zihindir. Eğer “İyilik ve Güzellik”i doğal insan hali olarak varsayacak olursak, “Kötülük” bunların anti-tezi, “Kahramanlık” da ona karşı duran güçtür. Ancak bu üçlü, insan doğasının çeşitli yönlerini yansıtmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinin egemenliğine yapılan bu terörist saldırı, insan zekasının, şiddet ve yok etmeye yönelik temel güdülere de hizmet ettiği, yeni bir yaratıcı kötülüğü temsil etmektedir. Bu nedenle, bu yeni düşmanın gücünü ve daha başka potansiyel kötülükler için katalizörlük konumunu hafife almamak, çok önemlidir. Bu güç, belirgin bir ülke ya da yerel sınırları olmayan, gölge bir güçtür; ancak, pek çok ülkenin kendi içindeki ayrılıkçı taraftarlarını birleştirme anlamında karizmatik özelliği vardır. Ateşli ideolojik misyonu ile, dünyadaki pek çok ülkede Amerika ve müttefiklerine karşı odaklanmış nefret taşıyan, benzer ruhlu savaşçıları klonlamaktadır. Bu karmaşık, koreografisi büyük uzmanlık isteyen terörist saldırının, aramızda yaşayan işbirlikçi suikastçıların da maddi kaynakları ve iletişim ağlarıyla beslenen, çok kapsamlı, uzun süreli bir planlamanın, yoğun eğitim ve mesleki uzmanlığın ürünü olduğunu, daha yeni yeni anlıyoruz. Bu düşman, “yaratıcı kötülük”, artık görmezlikten gelinemez, hafife alınamaz. Bu saldırıya yönelik algılarımızı, artık genellikle ifade edildiği gibi, “kör şiddet” olarak tanımlamaktan vazgeçmeliyiz. Kuşkusuz, yaşamlarımızın ve malımızın mülkümüzün bu şekilde trajik bir biçimde mahvedilmesi,
bizim için çok mantıklı değil, çünkü herhangi bir insan ya da grubun, böylesine dehşet verici
kötü bir işi neden yapacağını aklımız almıyor. Ancak, bu olayı, “anlamsız”, “kör”, “mantıksız”,
“manyakça”, “delice” ya da “akıl hastası insanların işi” şeklinde isimlendirmek, iki nedenle hatalıdır. Her şeyden önce, olaya onların bakış açısıyla bakmamızı engeller. Oysa ki eğer biz, bu insanlara karşı kendimizi korumak üzere bir önlem alacaksak, bu saldırganların davranışlarının altındaki açık amacı da görmeliyiz. İkinci olarak da bu şekildeki bir olumsuz tanımlama bizleri, sanki bu olay rasgele olmuş, bizim anlayamayacağımız bir şeymiş gibi düşünmeye ve geçici bir sükunete götürecek; ne kadar çarpık ya da insanlık dışı olursa
olsun, olayların temelinde yatan o yüksek düzeydeki kendine-özgü mantıksal zekayı önemsememizi engelleyecektir.
Gelecekteki benzer uluslararası şiddet eylemlerini yapıcı bir şekilde önlemenin yolu, sadece
“Kim?” sorusunun değil, aynı zamanda “Ne oldu da?” sorusunun yanıtlanmasıyla mümkün olabilecektir. Bizim ulusal önderlerimiz, milletimize yöneltilen bu yıkıcı saldırıyı kimlerin yönettiğini buldular ve onları, er ya da geç, adalete teslim edeceklerdir. Ancak, belirlenen bu terörist liderler ortadan kaldırılsa bile, bu sonuç, gelecekteki terörizmi önleyebilir mi? Bence bu sorunun yanıtı olumsuzdur. Bunun olabilmesi için Amerika’ya yönelik bu nefretin köklerine, kaynağına inilmesi; bundan sonraki potansiyel terörist kuşaklarının düşüncelerinin temelindeki ideolojik, politik ve sosyal faktörlerin tamamıyla anlaşılması ve bu sorunların çözümlenmesi için çaba gösterilmesi gerekir. Kötülük, her zaman, her şekilde varolmuştur ve farklı yerlerde farklı biçimlerde varolmaya devam edecektir. Kötülüğü temsil ettiğini kabul ettiğimiz doğa üstü Şeytana ve Lucifer’e benzeyen, Hitler, Stalin, Pol Pot ve diğer zorbalar gibi, “kötülük timsali” insanları hepimiz biliyoruz. Bunların hepsi öldüğü halde kötülük, dünyanın her yerinde yeni şiddet olayları ile, isimsiz orkestra yöneticileri tarafından yaşatılmakta ve beslenmektedir. Bu nedenle artık bizlerin, kötülüğü, belirli bazı alçaklara özgü kişilik özellikleri gibi değerlendirme eğilimimizden, alışkanlıklarımızdan vazgeçmemiz; bunun ötesine gitmemiz gerekmektedir. Bunun yerine, zaman zaman iyi insanları bile kötü işler yapmaya tahrik eden dinamikleri, ortamları belirlemeyi; kötülüğün durumsal belirleyicilerine odaklanmayı, bunları anlamaya ve önlemeye çalışmayı tercih edebiliriz. Bu terörist saldırıların liderlerini cezalandırmaya, bireysel ve ulusal düzeyde yaşanan intikam ihtiyacımızı fark etmekle ve anlamakla beraber, diğer ülkelerdeki Amerika ve demokrasi karşıtı inançların,
değerlerin kaynaklarına inilip, onları değiştirmeden, öldüreceğimiz ya da cezalandıracağımız her zorba liderin yerine, yenilerinin geleceğini unutmamalıyız. Yapılan pek çok psikolojik araştırma, sokaktaki herhangi bir insanın, hemcinslerine yönelik zarar verici davranışlara ne kadar kolayca yönlendirilebileceğini göstermektedir. Stanley Milgram tarafından yapılmış ve artık klasik olmuş bir araştırmada, çalışmaya katılan ortalama Amerikalıların çoğunun, nasıl kör bir şekilde otoriteye boyun eğdikleri ve yabancı bir insana, ölümcül olabileceğine
inandıkları elektriği, sorgulamadan verebildikleri görülmüştür. Albert Bandura da bir çalışmasında, kendilerine sadece “hayvan gibi davrandıkları” şeklinde, aşaşalayıcı bir etiket takıldığı için, zeki ve akıllı üniversite öğrencilerinin bile bazen, diğer öğrencilere karşı ne kadar saldırganca davranabildiklerini göstermiştir. Benim kendi laboratuarımda yaptığımız bir çalışmada da, normal üniversite öğrencilerinden gardiyan rolü oynamaları istenmiş ve bu öğrencilerin, rollerini sonuna kadar benimseyerek, deneyde tutuklu rolü oynayan diğer üniversite öğrencilerine akıllara gelmez şiddeti ve sadizmi kolayca uygulayabildikleri, eylemlerini de her geçen gün arttırdıkları görülmüştür. Bildiğimiz bir başka olay da “İnsanların Mabedi” isimli bir tarikatın lideri olan Jim Jones’un, müritlerini intihara ya da bir emriyle birbirlerini öldürmeye programladığı, ve onun bu emri sonucunda Guyana ormanlarında 900 kişinin bu emri yerine getirdiğidir. Bir Auschwitz esiri olan John Steiner de, Nazi esir kamplarının gardiyanlarının çoğunun, kötü eylemlerinden önceki ve sonraki yıllarda, “normal”, “herhangi bir insan” gibi olduklarını belirtmektedir. Bunun gibi pek çok örnek, bu teröristlerin neden, sanki bir başka gezegenden ya da dünyadan gelmiş, şeytani yaratıklar olarak tanımlanmamaları gerektiğini açık olarak göstermektedir. Bunun yerine, iyi insanların bile
yaşamlarının bir döneminde kötü işler yapmaya yönlendirilebildiği, fakirliğin pençesindeki yeni genç nesillerin terörizm ağına düşürüldüğü, “zihin kontrolü” teknik ve stratejilerini daha iyi anlamak için uğraşmalıyız. Bütün bunların yanında da, dine dayalı, katı ve saptırılmış değer sistemlerinin, insan eylemlerinin en dehşet verici ve en alçakça olanlarını, nasıl onaylayıp, ödüllendirdiğini görüp, “dinlerin kötüye kullanılma” potansiyelini de açıkça kabullenmeliyiz. Tarih boyu, dünyanın her yerinde ve pek çok millet tarafından din adına yapılan azgın kötülükler, Allah adına göz yumulan insanlık dışı eylemler olmuştur ve halen de olmaktadır.
Askeri güçlerimizin bu terörist liderlerini bulup çıkarmak ve yok etmek için gösterdikleri çabaların karşılıklı riski vardır. Böyle bir yaklaşım, “nefret“ ve “intikam”ı ulusal düzeyde modelleyerek, kendi ülkemizde yaşayan, ancak etnik kökeni, dini ya da dış görünüşü, bu teröristlere benzeyen, masum vatandaşlarımıza yönelik, bireysel düşmanlıklar için uyarıcı olabilir. Dane Archer tarafından yapılan bir araştırma, tüm savaşlardan sonra, ister zafer kazansın ister yenilsin, tüm ülkelerde cinayet oranlarının dramatik biçimde arttığını göstermiştir. Bunun bir nedeni, insanların çatışma çözümlemesinde, ulusal liderleri tarafından
onaylanmış bir yol olarak şiddeti kullanmalarının maruz görüldüğü şeklinde yorumlanmaktadır. Bizler, bu düşmanlık transferinin gelişmesine izin veremeyiz, çünkü bu tür davranışlar, teröristler tarafından ateşlenmiş şiddet kısır döngüsünü ateşlemekten başka bir işe yaramaz. Teröristler terör yaratır; terör, korku ve öfke yaratır; öfke ve korku, saldırganlığı yaratır; farklı ırklara, dinlere yönelik saldırganlık ise ayrılıkçılığı, ırkçılığı yaratır ki bu
da yeni tür terörizmlere yol açar. Bizler, toplumlar ve bireyler olarak, teröristlerin yaptığı gibi insan hayatını değersiz görme davranışlarını benimsemekten kaçınmalı; bu tür
yaklaşımları kökünden reddetmeliyiz. Eğer bunu yapmaz da onların bu iğrenç eylemlerinin hepimizde yarattığı sessiz nefret ve öfkeye yenilirsek, bu durumda, onları her ne olursa olsun yok etmeye yönelik arzularımız bizi, “iyilik”ten çok “kötülük” ile müttefik haline getirecektir. Bizler düşmanı gördük lütfen bizlerin onlar gibi olmasına, onlara dönüşmesine izin vermeyelim. Unutmayalım, bu trajedi sırasında, Amerikalıların kahramanca eylemlerine, coşup boşalan olumlu duygulara, fedakarlıklara, iyiliklere de tanık olduk. Para veriyoruz, kan veriyoruz, becerilerimizi ve enerjilerimizi özverili bir şekilde ortaya koyuyoruz, hatta diğerlerine yardım etmek uğruna canlarımızı bile verebiliyoruz. Bu trajedi istersek,
uzun vadede, içimizdeki tüm iyilikleri besleyebilir, toplumsal birlik ve beraberliğimizi, vatanda
ılık bilincimizi ateşleyebilir, bizleri ailelerimizle, arkadaşlarımızla, komşularımızla daha fazla
yakınlaştırıp, bireysel çıkarlarımızı arka plana itip, toplumsal ve milli çıkarlarımızı ön plana almamıza yarayabilir. Kötülüğe, anlayışla, hoşgörüyle, adaletle ve sevgiyle karşı çıkan Amerikalılar olarak, kendimizle gurur duymamız için yeni nedenler sağlar.