Copyright © 2005 Kocacık Co.! All rights reserved
Reproduction in whole or in
part without permission is prohibited.
Ana Sayfa | Yazarlar | Dünya | Parlamento | İletişim

Kaynaklar ;
KOCACIK VE ATATÜRK
Alikoç ve Kocaali yörükleri Makedonya Cumhuriyeti’nin güney-doğusunda hatırı sayılır bir Müslüman nüfus yaşamaktadır. Bunların büyük bir çoğunluğunu, Türkler ve Pomaklar oluşturur. Köylerde yaşamakta olan Türkler kendilerini Yörük bilirken, ovadaki köylerde yaşamakta olanlar ya kendilerine sadece Türk derler veya emekliye ayrıldıktan sonra toprağa yerleşmiş Yeniçeri veya Sipahi torunları olduklarını söylerler; rüzgârlarla savrulup gitmiş bir debdebenin hâtırası...Şehirli Türkler ise kökenlerinin Konya olduğunu söyler. Balkanlar’daki bir çok Türk, Boşnak ve Pomak da aynı şeyi söylediğine göre, bu Konya’nın bir zamanlar, maaşalah, üremekten başka bir iş yapmamış olduğu anlaşılıyor, her adamın otuz-kırk çocuğu varmıştır en azından; mübarek insanlar!...İşin lâtifesi bir yana, Karamanoğlu’nun bu vâdide Türklüğe büyük hizmeti olmuş. Adamların ikide bir silâha sarılmasından bıkan Osmanlı, bunların topunu Rumeli’ne göç ettirivermiş! Hem de ağır şartlarla; önce erkekler gönderilmiş ve gittikleri bölgelerdeki Türk ağaların hizmetine ve gözetimine verilmişler. En erken beş yıl sonra ve ancak iyi hâl belgesi alanların ailelerini getirmelerine izin verilmiş. Bu kadar tedbire rağmen, bazısının uslu durmadığı ve hatta ağalarının bile icâbına bakmış olduğu söylenmektedir;bizim ailemizi anlatırken, babaannem böyle bir şeyler söylerdi...Böylesi çetin cevizleri nereye göndersen, orayı pençelerine alacakları şüphesizdir. Balkanlar da böyle olmuştur; o derin Türklük mührü, Allah’tan başka kimseye pervası olmayan bu insanlar ve bunların çelik iradesi sayesinde oralara işlenebilmiştir. Ne yazık ve ne yazık ki, asırlar süren refahın rehaveti yüzünden, bu insanların torunları koyun gibi boğazlanabilmiş; olağanüstü insanların torunları, kendilerini savunmak için olsun silâha sarılmasını becerememişler, istisnalar hariç, ne yapacaklarına dair karar verebilmek için devletten bir işaret ve emir beklemişlerdir!... Güney-doğu Makedonya, ülkenin en fakir bölgesidir. Dolayısıyla da orada yaşamakta olan Müslümanlar da geçim derdindedir. Eğitim ve alt yapı konusundaki sıkıntılar had safhadadır. Okullar,eğitim araçları ve öğretmen sayısı öteden beri yetersizdir; köylerin su derdi giderek cehennem âzabı hâlini almaktadır...Dertler bunlarla bitmiyor; Makedonya hükümetinin yakın ve uzak vâdeli siyaseti can sıkıcı uygulamalara sebebiyet vermektedir. Böyle olunca da insanlar, ister-istemez pılıyı-pırtıyı toplayıp Türkiye’nin yollarını tutmaktalar. Bilmezler ki, nereye gitsen göçün acısı çok derindir ve kuşaklar boyu, küle gömülmüş közler misali, içten içe yanmağa, sebepsiz bütün yürek ağrıların sebebi olmağa devam eder. Bunu bilenler bilir ve bunlar, hicranı yaşamış kimseler olarak, buradaki insanlarımızı ata yurtlarından göçürtmemek, derinden işleyen acılar yaşamalarına mani olmak isterler. Gerçi her serbest davranış gösteriyor ki, buranın insanı da, daha önce göçenlerin hikâyelerini kulaktan, kulağa duyarak bir şuur altı duygu ve kanaat edinmiştir; göçe direnmek konusunda kendiliğinden ortaya çıktığı sanılan, fakat bir çok etkenin süzülmesinden doğmuş,direnen bir ruh hâli sergilemektedir. Makedonya ziyaretimizin sebebi, hem her şeyi yerinde görmek, halk ile yakından iletişim kurmak, hem de Türkiye’deki hamiyetli insanların yapabileceği işleri tesbit etmek idi. Ayrıca, Makedonya ile işbirliği geliştirmenin gereklerini, şartlarını ve imkânlarını da araştırmak istiyorduk. Zira, Makedonya ile Türkiye’nin çok iyi bir işbirliği geliştirebileceklerine ve bu işbirliğinin hem bu iki ülke bakımından, hem de Balkan barışı bakımından çok yararlı sonuçlar doğurabileceğine kuvvetle inanılmakta ve bunun gerçekleşmesi umulmaktadır. Bu bağlamda da, Makedonya’daki Müslüman toplumunun kültür unsurlarını ve bu unsurların günlük hayat ile konuşulan dil üzerindeki etkisini araştırmak konusunda bazı girişimlere karar verilmişti. İşte şimdi, bu işe başlanması gerekiyordu. Kosova dönüşü Kanet isimli bir otele yerleştik. Otel çok şirin. Bina tek kat üzerine yapılmış,şehrin en büyük parkının mutena bir köşesine kondurulmuş, iki adım ötede Vardar boyunca uzanan ağaçlı, çeşmeli, sedirli ve geniş bir sahil yolu var. Otelin sahibi Yeni Pazar’lı bir Boşnak; biraz Türkçe biliyor, millî kimliği ve çalışkanlığı ile mağrur. Hak etmiyor da değil; otel hizmetini ailesinin fertleri büyük bir disiplin ve ciddiyet içinde yürütmekteler; yönetici konumundaki genç delikanlı teyzesine ve yeğenine yapılacak temizlik konusunda kesin talimat verirken her iki tarafın tavrını ve işe bakışını takdir ve hayranlıkla seyrettim. Bunların uzaktan-yakından akraba olmuş olabileceklerine, dışarıdan bakan birisi aslâ ihtimal veremez. Aşk olsun,aşk olsun! Otelin köşesine kondurulmuş bulunduğu park onlarca dönümlük iyi bakımlı bir arazi; asırlık ağaçlar hemen her yerini kaplamış , yeri güzel bir çim örtüyor, orada-burada gölcükler var, gölcüklerde ördek ve kaz sürüleri serapa yüzmekte veya etrafta salına,salına dolaşmakta ve bağrışmakta...Bütün bu güzelliğin sahibi bir Türk Beyi imiş ve halka sevgisinden bunu şehir belediyesine bağışlamış. Ruhun yüceliğine bakar mısın beyim!...Doğrusu, belediye de buraya iyi bakmakta...Kosova yolculuğunun yorgunluğuna rağmen, üstümüzü-başımız düzelttikten, Balkan tâbiri ile “düzlendikten” sonra, Türk Demokratik Partisi’nin genel merkezine gittik. Partinin genel merkezi mütevazı bir apartman dairesi;apartman Taş Köprü’nün civarında. Köprüyü tamire almışlar,etraftaki inşaat levhaları ve malzemesinden zor geçiliyor. Partide, Makedonya’nın her tarafından gelmiş ve çoğu üniversite öğrencisi veya öğretmen olan kalabalık bir dost topluluğu bekliyordu. Selâmlaşma ve hoş-beşten sonra kültür unsurlarının bir milletin hayatında ne kadar önemli olduğu ve bunun ayrıntıları ile bilinmesinin ne gibi yararlar sağlayacağı konularına geldi. Fikir birliği oluştu ki, Makedonya’daki Türk kültürünün unsurları bilim yöntemleri ile doğru-dürüst tesbit edilmemiştir ve bu vâdide gerekli çalışmalar âcilen yapılmaz ise çok değil,birkaç yıl sonra kaynaklarımız kurumuş olacağından bu konuda bir çalışmanın yapılmasına imkân kalmayacaktır. Hava sıcak ve nemli olduğundan herkes terliyor, mendiller, yelpazeler çalışıyor ama çaresi yok,gevşeme had safhada...Buna rağmen, sohbet ve fikir esintisi devam ediyor! Üç -dört saat sonra konu toparlandı ve ayağa kalkıldı;eski çarşıda bir köfteci dükkânına gidildi...Bilinen türden bir Üsküp köftesi yendi; lezzet ve hizmet güzeldi,miktar ise bol kepçe idi mutadı veçhile! Bunlara elbette ki bakılır ama, bir başka unsur var ki birinci faslın kaymağıdır: o da yâran muhabbetidir. Bu yemekte yirmi civarında yoldaş idik, muhabbet öylesine koyu idi ki bu yemeğin lezzetinde bir yemeği ömrümde tatmamış olduğum hissini verdi bana. Alabildiğine yoğun bir lâtife, takılma, hikâye anlatma, gülüşme ve geleceği hayâlleme ortamında yemeğin nasıl geçtiği anlaşılmadı, akşam oluvermiş...Demek ki, lezzeti katmerleştiren muhabbet imiş. Ben hemşehrilerime, eski bir geleneğin yadigârı olarak,yoldaş diyorum; akıncılar, serdengeçtiler birbirlerine “yoldaş” derlermiş...Bu tâbiri, içeriği açısından çok seviyorum;duygunun ve duru Türkçe’nin güzel bir bileşimi... Kim kullanırsa kullansın, bu tâbir kendi içinde tutarlı olur ve sihri bozulamaz. Yemek faslı uzadı ama bitti de; kalkıp otele yöneldik. Vardar boyunca yürüdük da yürüdük. Vardar’ın bir kıyısında vakûr bir kale duruyor,öbür kıyı boyunca da yürüyüş yolu ve park uzanıyor. Makedonya yönetimi buraları imâr eylerken kaleyi ihmâl etmemiş. Yoldaşlarla yürürken de, otelin eyvanında otururken de buraların tarihi ve geçmiş zamanların getirdikleri ile götürdükleri üzerine koyu bir sohbet yürütüyoruz. Hayret verici bir ruh hâletidir; herkes gelecekten umutlu ve kendinden emin!...Gecenin karanlığı koyulaşırken otelin bitişiğindeki parkta kazların bağırışları, insanların sesleri azaldı, bizim de uykularımız gelmiş olacak ki herkes veda edip evlerine gitti.Biz de başımızı yatağa koyup, “bu dünyadan, bu şehirden çok uzakta,Tamburî Cemil Bey çalıyor eski pilâkta” misali uzaklarda,çok uzaklarda kaybolduk...”Dahilî ve haricî bedhahlar devletin temelini oyarken,yaslı dururken vatan” insanlar,gülen-ağlayan, her cinsten, her renkten, her türlü insan; kızıl tuğlar, kızıl elmalar, bitmez yollar, “eller,uzanan eller,bir mendil gibi sallanan,bir hançer gibi saplanan eller”, yalnızlıkta göz nûru döken gözler, göz nûru ile ışıldayan kütüphaneler, kitaplar, dalgalı denizler, sır dolu çöller, yüce dağlar; doru, kula, yağız, al, kır ve her donda atlar; rüzgâr gibi koşan, şahlanan, başlarını omzuma koymuş atlar ve daha nice şeyler ve hâller “rüyama girdi lâl!”... Sabah erkenden kalkıldı, saat yedide de dostlarımız geldiler: berber Yusuf, emekli imam Salih Efendi ve öğrenci Taner...Yusuf’un arabası ile yola düştük; İştip’e ve Radoviş’e gidiyoruz. Yol, Vardar vâdisini takip ediyor çoğu zaman; her yer yeşil, yol kanarında tek-tük parklar var, sabahın bu manzarası çok etkileyici. Parklardan birisinde durup kahvaltı edildi; kıymalı ve peynirli Türk böreği insanda tedbir bırakmıyor. Romalıların pis boğazlıkları anlatılır; Türk’ün yemeklerini bilmiş olsalardı hâlleri nice olurdu diye düşünüyorum. Yol boyunca BM işaretli askerî araç sıralarını görüyoruz. Berber Yusuf askerliğini yedek subay olarak yapmış; asker işlerine meraklı. Anlattığına göre, buradaki BM askerinin çoğu Amerikalı imiş, halk bu yüzden bir savaş korkusu duymuyormuş, Amerikalılar’a güveniyorlarmış. Amerikalılar’dan başka bir de Almanlar varmış; Üsküp’teki hava alanı ve çevresini, Negotin-Krivolak’taki topçu kışlasını, Valandova piyade kışlasını Amerikalılar, Yerelino, Kumanova ve Kalkandelen kışlalarını da Almanlar tutarmış. Bizim de ufak bir birliğimiz varmış burada ve halk da askerlerimizi çok severmiş. Biliyorum, Makedonya Balkanlar’ın kilit taşıdır, büyük güçler elbette ki burada bir huzursuzluğa izin veremezler. Yalnız, eski Yugoslavya ordusunun kışlalarına yerleşen ordular Makedonya’yı kendi üssü olarak kullanmağa kalkarlarsa hâl nice olacaktır!? Yol hep yokuş aşağı gidiyor,hava giderek ısınıyor; Köprülü’yü teğet geçerek doğuya doğru saptık ve bir süre sonra İştip’e vardık. İştip’te Müftü Nuri Efendi’nin evine indik. Aslında, burası hem müftülük makamı, hem de Müftü Efendi’nin evi. Sokağın karşı köşesindeki konak bir zamanlar müftülükmüş ama, kamulaştırılmışmış. Müftü Efendi de eski medreseyi hem müftülük makamı, hem de ev olarak kullanmak zorunda kalmış. Buralardaki müftüler ve diğer din adamları fakru zaruret içinde çırpınmaktadırlar; hâlleri “ne derde derman olan var,ne de hâlden anlayan bulunur” deyişi ile biraz anlatılabilir. Müftü Nuri Efendi’nin makamı evinin oturma odasında;odanın görünüşü fakir ama temiz. Yanındaki uzun boylu ve Recep isimli imam-hatip öğrencisi sohbeti sessizce takip ediyor.Müftü Efendi hepimize kahve ikram etti. Dediğine göre bazı Makedonlar İslâm dinini incelemek için Makedonca yazılmış Kur’an meali istiyorlarmış. Sohbeti kesip yola düştük. Salih efendi eski bir muharip gibi; Makedonya’da bilmediği yer yok. Müslümün Toplumu’nun ihtiyaçlarını gidermek için gönüllü çalışıyor. Bizi Rodanya köyünü götürdü. Rodanya eskiden büyük ve önemli bir yerleşim merkezi imiş; camisinin haşmetinden belli.Haşmet dediğim,eski haşmet! Yoksa, şimdi kesme taştan yapılmış olduğu için olacak, ayakta kalabilmiş sadece dört duvarı ve şerefesi yıkık bir minaresi duruyor; baştan ayağa tamire muhtaç. Ama şimdiki hâli bile eski haşmetini ele veriyor. Avlusunun bir kısmını eski kooperatif binaları işgâl eylemiş. Camiye vakfedilmiş büyükçe bir arazi de varmış ama bunun doğrusunu bilen yokmuş; Türkiye Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne gidilesi imiş...Camiye vardığımızda bir köylüyü yıkıntının molozlarını içeriden dışarıya taşırken bulduk. Selâmlaşıp el sıkıştık ve etrafı gezip resim çekmeğe başladım. Cami kitabesinin yerinde karanlık bir oyuk görünce hayıflandım; ama Salih Efendi imdada yetişti, kitabeyi emniyete almak için, bir köylünün evine kaldırmışlarmış. Haber yayılınca köylü sökün etti. Hâl-hatır sorma ve kısa bir sohbetten sonra cami için yapılması gerekenlere geçildi. Kalın bir akçaya ihtiyaç olduğu belli.Bunu ise burada bulmak ne mümkün. Bakalım, Türkiye’de kaç hamiyetli vatandaş bulacağız ki bu tarihî eseri kurtarabilelim!? Buranın insanı yağız, yapılı ve çalışkan. Hepsi de güzel bir Türkçe konuşmakta. Evler ve tarlalar bakımlı. Buradan da ayrılıp Radoviş’e yöneldik. Radoviş’te Süleyman Yakup’un evine indik. Radoviş, aynı adlı bir suyun vâdisi içerisinde kurulu. On beş yıl önce suyun üstüne bent vurulmuş ve su kurumuş;yatağı öylece kupkuru duruyor,can vermiş koca bir yılana benziyor. Bendin suyunu içmede kullanırlarmış.Buralardan da çok yoğun göç olmuş Türkiye’ye. Göçten sonra da cami, medrese, han, hamam, değirmen ve sair vakıf malı sahipsiz kalmış ve birçokları yıkılıp gitmiş. Camii Kebir’in sadece minaresi duruyor; saat kulesi, çarşı şadırvanı, bir çok dükkân, altı adet cami, iki adet değirmen ve medrese şimdi yok artık! Süleyman Aga’nın evinde yine tıkınmaç faslı oldu. Sonra, öğretmen olan oğlu Mümin ile dağ köylerine doğru yola çıkıldı. Alikoç, Kocaali, Pırnalı ve Süpürgeç buranın dağ köyleri; Kanatlar, Budaklar, Hedekler ve Konçe de ova köyleri oluyor. Dağ köylerinin en önemli derdi su sıkıntısı. Gittiğimizde her köyde uzun su kuyrukları gördük; insanlar kaderlerine sabırla katlanıyorlar. On beş kilometre ötede, dağda çok güzel bir su kaynağı varmış dediklerine göre. Ancak,bu suyu getirmek için 80-90 milyar Lira kadar bir para lâzımmış. Bunu, ne yapıp, ne edip bulmalı ve bu köylerin suyu getirilmelidir!Sefalet diz boyu buralarda;camileri harap,köy odası diye bilinen binalar yıkık, yollar toprak...Eski evler yığma taştan yapılmış;kendimi Toros köylerinde sandım. Okul dedikleri yerler, zemini toprak tek odadan ibaret salaşlar. Yine de, buralarda şevk ile millî kültürünü öğretmekte olan öğretmenler gördük. Aslında, bunlardır canlı âbideler, bunlardır eli öpülesi kişiler! Türkiye güçlü olacak ki buralara elini uzatsın! Ne diyeyim ki: kader utansın,kader!...Yoksulluğa rağmen buranın insanı güleç ve misafir sever. Bizi nasıl ağırladılar, nasıl kucakladılar anlatması zor.Hele o çocuklar yok mu;yüzlerinde hep gülücük olan o çocuklar! Bunlara kâşaneler yaptırıp veremiyor muyum;acımı bir sen bilirsin Allahım!...Bol, bol resim çektik,ayrıldık buralardan. Bu insanlar beş yüz sene önce burayı vatan edinmişler ve beklemişler;kimse el uzatmasa da yine bekleyecekler! “Orda bir köy var uzakta, Makedonya’nın dağlarında; o köy bizim köyümüzdür, vatanı bekleyen yoksul köyümüzdür!” Ama,bulunur elbet burulara da el uzatacak kimseler, buraları kucaklayacak ruhlar!... Süleyman Aga’nın evinde biraz eğlendikten sonra vedalaştık. Vedalaşırken, Süleyman Aga çifte vatandaşlığı ve gerisin geriye bir göçü hep hayâl etmekte olduğunu söyledi. Ben de! Mustafa Kahramanyol
HEMŞEHRİMİZ ATATÜRK
Kızıl Oğuz Yahut Kocacık Yörüğü Olarak Ali Rıza Efendi'nin Ailesi: Atatürk'ün soyu ile ilgili emimizdeki en sağlam bilgiler öncelikle kendisinin, annesinin, kardeşi Makbule Hanım'ın anlattıklarıdır. İkinci olarak kendisini ve ailesini tanıyan Hacı Mehmet SOMER gibi kimi çocukluk arkadaşlarının verdiği bilgilerdir. Mustafa Kemal dahil aile fertlerinde kuvvetli bir “Yörük, Türkmen olma” bilinci vardır. Makbule Hanım, E.B. ŞAPOLYO'nun sorduğu “babanız nerelidir?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Babam Ali Rıza Efendi yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük sülalesindendir. Annem her zaman Yörük olmakla iftihar ederdi. Bir gün Atatürk'e ‘Yörük nedir? Diye sordum. Ağabeyim de bana “Yürüyen Türkler” dedi” Yine ŞAPOLYO'nun Ruşen Eşref ÜNAYDIN'dan naklettiğine göre, “Atatürk çok kere benim atalarım Anadolu'dan Rumeliye gelmiş Yörük Türkmenlerindendir derlerdi.” Atatürk'ün baba soyu ile ilgili önemli bilgileri verenlerden birisi de M. Kemal'in Selanik'te mahalle ve okul arkadaşı, eski Millet Vekillerinden Hacı Mehmet SOMER Bey'dir. SOMER'e göre “Atatürk'ün ataları hakkında benim bildiğim şunlar: Atatürk'ün ataları Anadolu'dan gelerek Manastır Vilayeti'nin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık nahiyesine yerleşmişlerdir. Bunları ben Selanik'in ihtiyarlarından duymuştum. Kocacıklıların hepsi öz Türkçe konuşurlar. İri yapılı adamlardır. Bunların hepsi yörüktür. Hayvancılıkla geçinirler, sürüleri vardır. Bir kısmı da kerestecilik ederler. Bunların kıyafetleri Anadolu Türklerine benzer. Yaşayışları, hatta lehçeleri de aynıdır.” Yukarıda da değinildiği gibi, Atatürk'ün baba soyu, Konya/Karaman veya Aydın/Söke'den gelerek Manastır Vilayeti'nin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık'a yerleşti. Aile sonradan Selanik'e göç etti. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız Mehmet'in taşıdığı “kızıl” lakabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan ‘Kocacık'ın da gösterdiği üzere Mustafa Kemal'in baba tarafından soyu Anadolu'nunda Türkleşmesinde önemli roller oynayan “Kızıl-Oğuz” yahut “Kocacık Yörükleri, Türkmenleri”nden gelmektedir. Konyar Olarak Zübeyede Hanım'ın Ailesi: Mustafa Kemal'in anne soyundan dedesi Sofu-zade Feyzullah Efendi'dir. Selanik'e bir saat mesafede bulunan Langaza'da çiftlik sahibi idi. Atatürk'ün ve Makbule Hanım'ın çocukluk anılarında bahsettiği çiftlik burasıdır. Annesi Zübeyde Hanım, Feyzullah Efendi'nin üçüncü eşi Ayşe Hanım'dan tek kızı idi. Atatürk'ün beş kardeşi için en uzun ömürlüsü olan Makbule Hanım (1885-1956) anne soyları hakkında “Annemden sık sık şunları dinlemişimdir” diyerek şu bilgileri vermektedir: “Bizim esas soyumuz Yörüktür. Buralara Konya-Karaman çevrelerinden gelmişiz. Büyükbabam Feyzullah Efendi'nin büyük amcası Konya'ya gitmiş, Mevlevi dergahına girmiş orada kalmış. Yörüklüğü tutmuş olacak… “ Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın babası hakkında, Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi'yi ve babası Kızıl Hafız Ahmet Bey'i tanıyan ve doksan yaşında vefat eden Aydın Milletvekili Tahsin San. Şu bilgileri vermiştir: “Atatürk'ün validesi Zübeyde Hanım, Sofu-zade ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızıdır. Bunlar Selanik'te doğmuşlardır. Bu aile 130 sene evvel Sarıgöl'den Selanik'e gelmişlerdir. Vodina Kazası'nın batısında Sarıgöl Nahiyesi'nde onaltı köyden ibaret olan bu nahiye ailesi, Makedonya ve Tesalya'nın fethinden sonra Konya civarı ahalisinden Osmanlı Hükümeti'nin sevk ve iskan ettirdiği Türkmenlerdendir. Son zamanlara kadar beş asır müddet içinde hayat tarzlarını, kılık-kıyafetlerini değiştirmemişlerdi.” Eldeki mevcut bilgilere göre aile, 1466'larda Karaman'dan gelerek Vodina Sancağı'na bağlı Sarıgöl'e yerleşmiş; sonra Selanik yakınlarındaki Lankaza (Langaza)'ya göçmüş. Zübeyde Hanım 1857'de burada dünyaya gelmiştir. Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın babası Sofu-zade Feyzullah Efendi üç defa evlenmiştir. İsimlerini bilemediğimiz diğer iki eşi bir tarafa bırakılacak olursa, Zübeyde Hanımla birlikte Hasan Ağa ve Hüseyin Ağa, Feyzullah Efendi'nin üçüncü eşi Ayşe (Aişe) Hanım'dan dünyaya gelmişlerdir. Hemşehrimiz Atatürk (Atatürk'ün Soyu, Ailesi ve Öğrenim Hayatı) Yrd. Doç. Dr. Ali GÜLER, Karaman 2000. Adlı eserden alınmıştır.